Yazımızın ilk bölümünde sizlere kaynak kodu olarak isimlendirilen olgunun ne olduğunu, ne işe yaradığını ve ne işe yaramadığını dilimizin döndüğünce anlatmaya çalışmıştık. İkinci bölümde ise yine birinci bölümde başlığını veya içeriğini zikrettiğimiz komplo teorilerini irdeleyecek ve teoriden de ziyade şehir efsanesi olan bu hikayelerin gerçeklerini anlatmaya çalışacağız.

Öncelikle bu kaynak kodu ve yazılım meselesinin tam olarak içinde olmasa da konuyla ziyadesiyle içli dışlı olan dost düşman ayrım sisteminden bahsederek başlamak uygun olacaktır.

“Bizim uçaklarımız İsrail ve Yunanistan uçaklarını dost görüyor fakat onlar bizim uçaklarımızı düşman olarak görüyor. Dolayısıyla onlar bizi istedikleri zaman vurabiliyor fakat biz onlara kilitlenemiyoruz ve füze ile vuramıyoruz.”

Maalesef en çok inanılan fakat baştan aşağı yanlış olan efsane. IFF – Identification Friend or Foe yani Dost/Düşman Tespit Sistemi dediğimiz sistemin uçaklarımızda veya bu sisteme sahip herhangi hiçbir savaş aracımızda kilitlenme ve mühimmat atışı ile bağlantısı yoktur. Yani savaş uçağımızda, savaş gemimizde, savaş helikopterimizde dost gördüğü hedeflere kilit ve müteakiben mühimmat atışı gerçekleştirebilmektedir. Yani istediğimiz takdirde değil Yunanistan veya İsrail uçağı, ABD uçağına bile füze ateşleyebiliriz. IFF sistemi buna engel olabilecek bir sistem değildir. Bu sistem sadece bilgi ve durumsal farkındalık amaçlıdır.

Ayrıca örneğin NATO gibi ittifaklar içerisinde bulunan ülkelerin IFF sistemleri de eş güdümlü olmak durumundadır. Zira ittifak durumunda yer alan iki ülkenin aynı anda veya iki ülkeden birinin diğerini düşman olarak görmesi son derece mantık dışıdır ve esasen bir güvenlik zafiyatıdır. Yani kısaca Türkiye ile Yunanistan uçakları bırakın birbirini düşman görmeyi, esasen birbirlerini NATO müttefiki olarak görmektedirler. (İsrail’in dost mu yoksa düşman mı görüldüğüne dair teyitli bir bilgiye ulaşamadık ancak bunun aslında bir şey değiştirmediğini anlatmış bulunuyoruz.)

Bu açıklamanın bir benzerini, SOLOTÜRK kurucu pilotu E. Hv. Plt. Bnb Murat Keleş’ten de dinleyelim:

“Türkiye eskiden sınırdan belli bir mesafe uzaklıkta bulunan hedefleri vuramıyordu. Vurmaya kalktığında bombalar yanlış yere düşüyor, boş dağlar bombalanıyor, Türkiye bu hedefi vurmakta ısrar ederse uyarı olarak uydudan sinyal gönderilip uçaklar düşürülüyordu.”

En meşhur şehir efsanelerinden birisi ve hatta öyle ki üzerine bir uçucu personel tulumu giyerek kendini asker olarak tanıtıp TV’lerde uzman sıfatıyla bu efsaneyi yayanlar dahi bulunmaktadır.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki F-4 gibi veya F-16 gibi içerisinde mekanik/hidrolik aksam barındıran uçakları öyle İHA’lar gibi uzaktan kontrol etmek, sinyalizasyonu bozarak düşürmek pek mümkün değildir. Çünkü bu uçaklar içinde bulunan pilot tarafından uçurulmaktadırlar. Dolayısıyla bu uçakları İHA gibi zaten uzaktan kontrol edilen sistemler ile bir tutmamak daha uygun bir yaklaşım olacaktır.

F-16’ların veya F-4’lerin Jamming dediğimiz elektronik karıştırma işlemi ile seyrüsefer sistemlerinin doğruluk derecesinin bozulması, navigasyon sistemlerinin yanıltılması, bu sistemlerin kör edilerek güdümlü mühimmatların hedefinden saptırılması mümkündür ancak bunlar insanlı bir savaş uçağının düşmesini sağlayacak şeyler değillerdir. Yani pilot havada elektronik ve yazılımsal olarak bulduğu yolu kaybedebilir ancak bu uçağın motorunu durduran, uçağın yönlendirilmesini sağlayan hareketli yüzeylerin kilitlenmesine sebep olan bir olgu değildir.

“Belirli bir yerden sonrası vurulamıyordu” olayı ise yazılım kaynaklı değil, politik kaynaklı bir durumdur. Türkiye veya herhangi başka bir ülke, her ne kadar ABD’den parasıyla savaş uçağı alıyor olursa olsun, ABD bu uçaklar üzerinde ki yetkisini tamamiyle alıcı ülkeye devretmemektedir. Yani daha anlaşılır bir dille anlatacak olursak ABD, “Bu uçakları benim istemediğim yerde kullanamazsın” deme hakkını elinde bulundurmaktadır. (Uçak satın alınırken bu şartlar kabul edilerek satın alınmıştır.) Bu sebeple zamanında ABD ile politik bir kriz yaşanmaması için bu gibi hususlar gerçekleşmiş olabilir. Bunun yanında eskiden elde ki akıllı mühimmat miktarının da az oluşu dolayısıyla, yapılan her operasyonda nokta atışı başarı elde edilememiş olması da yine muhtemel olmakla birlikte, “dağı taşı bombalama” konusu yüksek ihtimalle bu sebeple türemiştir diye yorum yapabiliriz. (Tüm bunların yanında kaçınılmaz şekilde FETÖ oluşumunun operasyonları kasıtlı olarak baltalama ihtimalini de tabii ki burada belirtmekte fayda var.)

Uçakların düşmesi olayları ise sabotaj veya teknik arıza olarak basitçe açıklanabilir. Nasıl ki trafiğin fıtratı gereği trafik kazaları meydana gelebiliyorsa, havacılığın fıtratı gereği de uçaklar teknik arıza nedeniyle kaza kırım yaşayabilmektedir. Bu kazalar yalnızca bizim ülkemizde değil, dünyanın her yerinde; bilakis uçakların üretici ülkelerinde dahi sıklıkla yaşanmaktadır. (Bir dönem arka arkaya düşen RF-4 uçakları konusunda günümüzde yapılan incelemelerde FETÖ oluşumunun bu kazalarda da parmağı olduğu anlaşılmıştır. Kule görevlileri uçakları bilerek yükselti seviyesine indirtmiş, görüş açısı düşük olan pilotlar talimata uyarak dağ/tepe seviyesine alçalmışlar, sonrasında ise maalesef karşılarına gelen dağ/tepeye çarparak hayatlarını kaybetmişlerdir.)

“ABD’ye rağmen PKK’ya karşı büyük mücadeleleri olan Eşref Bitlis’in uçağı düşürüldü. Uçak uydudan sinyal gönderilerek düşürüldü.”

Uydudan sinyal göndermekle uçak düşürmek arasında ki bağlantıyı az önce yukarıda anlattık. Bu yüzden artık o konuya tekrar değinme gereği görmüyoruz. Fakat çok kısaca şunu belirtmek gerekirse, yıllar sonra yapılan araştırmalarda ve belgesellerde bu işin bir sabotaj olduğuna dair güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Yani Orgeneral Eşref Bitlis’in uçağına kalkıştan önce sabotaj yapılma ihtimali kuvvetle muhtemeldir ki zaten uçağın kalktıktan hemen birkaç dakika sonra kontrolünün kaybedilmesi de bu ihtimali güçlendirmektedir.

“Yıl 1967. İsrail ve 4 Arap devleti savaşa başlıyor. 4 devletin toplam askeri gücü İsrail’in askeri gücünün yaklaşık olarak üç katına tekabül ediyor. Dönemin bölgede ki en güçlü ve en kalabalık ordusu olarak kabul gören Mısır ise savaşın ilk günü uçaklarını yerden dahi kaldıramıyor. Çünkü ABD Mısır’ın uçaklarını kilitleyerek yerden kalkamaz hale getiriyor.”

Açıkçası son derece gülünç bir efsane ile devam ediyoruz. Gülünç olmasının sebebi ise o dönem Sovyet yapımı uçaklar kullanan Mısır’ın uçaklarının ABD tarafından nasıl kontrol edilebildiği…

Bir ismiyle 6 gün savaşı, bir diğer ismiyle ikinci Arap-İsrail savaşı olan bu savaş hakkında detaylı bir anlatım yazımızda bulunuyor. Buraya tıklayarak okuyabileceğiniz yazımızda da anlattığımız üzere, ortada uçakları kilitleme hadiseleri değil, bir taraf için oldukça başarılı bir operasyon, diğer taraf için ise bir o kadar başarısız bir savunma hareketi meydana gelmiştir.

Odak operasyonu adı verilen operasyon kapsamında İsrail, Mısır’a bir yıldırım harekatı düzenlemiş, Mısır’ın askeri hava üslerine tüm gücüyle saldırarak Mısır’a ait neredeyse tüm savaş uçaklarını henüz yerdeyken imha etmiştir. İlk dalga saldırılarda özellikle pistler hedef alınmış, bu sayede pistlerden uçak kalkışının önüne geçilmiş, ikinci dalga saldırılarda ise bu defa yere hapsolan uçaklar hedef alınmıştır. İsrail saldırıyı Mısır hava radarlarının bakım için kapalı olduğu gün için planlamış ve o gün gerçekleştirmiştir. Bu da Mısır’ın bombalanmaya başlamadan önce saldırıya uğrayacaklarını anlamalarının önüne geçmiştir.

Kısaca bu olayda İsrail’in askeri anlamda düzenlediği başarılı bir operasyondan veya bir başka deyişle Arap ülkelerinin ülkelerini savunma konusunda son derece başarısız ve aciz olmasından ibarettir.

“Yıl 1974. Kıbrıs Barış Harekatı kapsamında Akdeniz’de bulunan savaş gemilerimiz, yine bizim savaş uçaklarımız tarafından vurularak batırıldı. Olay pilotların uçağın kontrolünü kaybetmesiyle başladı ve uçaklar kendi kendilerine Türk savaş gemilerini hedef aldı.”

Türkiye için son derece acı verici bir hadise olarak tarihteki yerini alan bu olayın yaşanma sebebi uçaklarımızın öyle kendi kendilerine hareket etmeleri falan değil.

Olayın aktörlerinden olan savaş pilotlarının yıllar sonra yaptığı açıklamalarda bu olayın Hava Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri arasında yaşanan bir iletişim eksikliği ile meydana geldiği belirtildi. Anlatılanlara göre Kıbrıs’a asker çıkarmamızı önlemek maksadıyla Yunanistan’ın savaş gemilerini Kıbrıs adasına gönderdiği istihbaratı alınıyor. Üstelik bu gemiler radarlarda da tespit ediliyor. Bunun üzerine Türk Deniz Kuvvetleri de bölgeye 3 adet savaş gemisi göndererek bu Yunan gemilerinin gerekirse batırılmasına karar veriyor. Aynı zamanda Türk Hava Kuvvetleri de bu gemilere müdahale etmek için savaş uçaklarını bölgeye gönderiyor. Fakat iki kuvvet arasında yaşanan iletişim eksikliği sebebiyle hava kuvvetlerinin bölgede Türk savaş gemilerinin bulunduğundan haberi olmuyor. Üstüne üstlük pilotlara Yunanların kendilerini kamufle etmek maksadıyla, gemilere Yunanistan bayrağı yerine Türk bayrağı takabileceği bilgisi de veriliyor.

Olayın yaşandığı bölgeye varıldığında ise savaş uçakları ile gemiler arasında o dönem doğrudan telsiz bağlantısı bulunmadığı için her iki tarafta birbirini düşman zannederek birbirlerine karşı saldırıya geçiyor. Saldırıların başlamasından kısa bir süre sonra uçaklar üstünlüğü ele geçiriyor ve TCG-Kocatepe gemisi ağır hasar alarak batıyor. Uçaklar ilk dalga saldırıyı yaptıktan sonra ikinci dalga için tekrar gelene kadar diğer iki gemi olan TCG-Adatepe ve TCG-Mareşal Fevzi Çakmak gemileri bölgeden kaçmayı başarıyor. Uçaklar üsse döndüğünde pilotlar gemilerde Türk Bayrakları gördüklerini fakat emrin kesin olmasından dolayı görevlerini yerine getirdiklerini üstlerine rapor ediyor. Bu aşamada dahi iletişim eksikliği devam ediyor ve batırılan geminin Yunan gemisi olduğu bilgisi pilotlara veriliyor. İkinci dalga saldırıda ise gemilerin bölgeden kaçması üzerine Baf limanı hedef alınıyor ve bu liman imha ediliyor.

Bu acı olay ise Türkiye için bir milat oluyor ve bugün Türkiye’nin en büyük savunma firması olan ASELSAN kuruluyor ve bu firmanın ilk ürettiği şeyde telsiz oluyor.

“Yıl 1982, Arjantin ve İngiltere arasında patlak veren Falkland savaşı sırasında Arjantin’in Fransa’dan satın aldığı Exocet füzelerinin kaynak kodları, Fransa tarafından İngiltere’ye veriliyor ve bu füzeler İngiltere’ye karşı etkili şekilde kullanılamıyor. Çünkü İngiltere Arjantin’in elinde ki füzelere müdahale ederek onları etkisiz hale getiriyor.”

Nispeten doğruluk payı içermesine rağmen bu efsanemizde aslında öyle anlaşılmak istendiği şekilde bir hikâyeye sahip değildir.

Çeşitli kaynaklardan elde edilen bilgilere bakacak olursak Arjantin İngiltere’ye savaş ilan ettiğinde elinde ki Exocet füzelerinin sayısı çok kısıtlıydı. Üstüne üstlük Fransa’da savaş ilanı sonrasında Arjantin’e ambargo uygulayarak sipariş geçilen füzelerin kalan kısmını teslim etmemişti.

Buna rağmen Arjantin bu füzeleri kullanarak 2 İngiliz savaş gemisini batırmış, 1 gemiyi ise ağır hasarla savaş dışı bırakmıştır. Daha sonrasında ise Fransızların İngilizlere bu füzelerin çalışma mantığı olan algoritmaları verdiği söylenmektedir. Bu sayede İngilizlerin füzelerin kilitlenme ve yaklaşma açısı gibi stratejik bilgilere eriştiği, bunlara bağlı olarak da karşıt savunmalarının salınım sıra ve frekansını değiştirip yeni savunma tedbirleri geliştirildiği, aynı zamanda çeşitli elektronik harp yöntemleri kullanılarak da füzelerin hedeflerinden saptırıldığı açıklanmaktadır. Yani ortada “kill code” tarzı bir etmen bulunmamaktadır. İngilizler, Fransızlardan aldıkları yardım sayesinde bir tuşa basıp füzeleri etkisiz hale getirmemişler, aksine füzelere karşı doğru savunma yöntemleri geliştirerek füzelerden kurtulmayı başarmışlardır.

“Yıl 1991, ABD Hava Kuvvetleri Irak semalarında hiçbir engelle karşılaşmadan uçuyor ve Irak’ın çeşitli bölgelerini bombalıyor. Bu sırada Irak’ın Fransa’dan satın aldığı hava savunma sistemleri Fransa’nın uzaktan müdahalesi ile etkisiz hale geliyor, bir anda radar ekranları sönüyor ve Irak ABD uçaklarına tek bir füze dahi atamıyor.”

Talihsizliğe bakın ki Fransa sistemi kilitlediğini müttefiki ABD’ye ve Koalisyon birliklerine haber vermiyor. ABD öncülüğünde ki koalisyon kuvvetleri zaten etkisiz hale gelmiş sistemleri imha etmek için yüzlerce AGM-88 HARM Anti radyasyon füzesi ve Tomahawk seyir füzesini sistemlerin üzerine boca ediyor.

Bu noktada okuyucularımızın aklına radarları çalışmayan yani herhangi bir şekilde size karşılık veremeyecek ve sizin için bir tehdit oluşturmayacak bir sisteme bu kadar mühimmat atımının yapılmasının amacının ne olduğu sorusu gelmeli.

Ayriyeten belirtmek gerekir ki çeşitli internet kaynaklarında bu sözde çalışmayan sistemlerin ABD ve Koalisyona ait diğer savaş uçaklarına defalarca kez kilitlendiği yazmaktadır. Radar ekranları sönmüş olması gereken sistemlerin teknolojik imkan anlamında kilitlenme işlemini de gerçekleştirememesi gerekir. Buna ek olarak kamuoyunda yayınlanmış olan ve Körfez savaşında Irak’ta bir bombardıman sortisi esnasında kayıt altına alındığı belirtilen ABD’ye ait bir F-16 savaş uçağının olduğunu değerlendirdiğimiz bir HUD ekranın VTR kaydı bulunmaktadır.

Videoda bariz bir şekilde uçağa SAM (hava savunma füzesi) atışları yapılmaktadır. Füzelerin radar ikaz alıcısında ve füze ikaz alıcısında tespit edildiği ve uyarı sesleri de telsiz konuşmalarıyla birlikte kayıt altına alınmıştır. Ayrıca pilotun füze ikaz seslerini duyduktan sonra agresif bir şekilde kaçınma manevraları yaptığı açık bir şekilde görülmektedir. Yani “ABD uçaklarına füze atılmadı” savı da bu şekilde boşa çıkmaktadır.

“Yıl 2003, ABD Saddam’a savaş ilan ederek İkinci Körfez savaşını başlatıyor. ABD Ordusu başkent Bağdat’a doğru ilerlerken hiçbir direnişle karşılaşmıyor çünkü Saddam’ın F-16’ları ABD’nin uydudan sinyal göndererek kilitlemesi yüzünden değil havalanmak, yerinden bile kıpırdayamıyor.”

ABD’nin Irak’ı işgal ettiği dönemde Irak’ta “Kesnizani” isimli Türkiye’nin içinde bir benzerini barındırdığı (FETÖ benzeri) bir tarikat bulunuyordu. Bu tarikat tıpkı FETÖ gibi Irak’ta devletin önemli kademelerine yerleştirilmişti ve ordu içinde de büyük çaplı yuvalanmaları söz konusuydu. Ayrıca bu tarikat tahmin edebileceğiniz gibi ABD yanlısıydı ve ABD’den çeşitli yollarla çeşitli miktarlarda rüşvet alıyorlardı.

ABD Irak’a savaş ilan ettiğinde ise bu tarikatın önde gelen isimlerine çeşitli vaatlerde bulunmuş ve özellikle ordu içinde ki tarikat mensubu yüksek rütbeli askerleri satın alarak askerlerin vatanlarını satmalarını sağlamıştı. Satılmış askerler ve devlet memurları ABD işgaline karşı direnmemiş aksine işgali meşru göstererek halkın da direnmesini engellemişti.

Netice itibariyle Irak bu sayede kolaylıkla ABD’ye teslim olmuş, ABD askeri rahatlıkla başkent Bağdat’a girebilmişti.

Saddam’ın uçamayan F-16’ları konusuna gelecek olursak, dönemin koşullarında Saddam’ın ABD ile ilişkileri iyi değildi ve dolayısıyla ABD’den F-16 gibi bir savaş uçağı satın alması mümkün değildi. Yani Saddam’ın hiç F-16’sı olmamıştı ve dolayısıyla olmayan F-16’ları kaldıramaması da son derece normaldi.

Saddam’ın elinde Sovyet Rusya’dan temin ettiği Mig-25, Mig-29 gibi savaş uçakları mevcuttu ve Saddam savaşın kaybedileceğini anladığında bu uçakları çöle gömdürme kararı almıştı. Saddam’ın bu kararı almasının sebebinin uçakların keklik gibi avlanacağını düşünüp en azından savaştan sonra barış zamanı elde bir askeri kuvvet bulundurmak istemesi olarak yorumlanmıştır.

“Madem tüm bu anlatılanlar şehir efsanesi, ASELSAN’da intihar süsü verilerek öldürülen mühendisler ne uğruna öldürülmüştür? ASELSAN mühendislerinin F-16’ların kaynak kodunu kırdığı ve bunun üzerine öldürüldükleri de mi yanlıştır?”

Bu konu hakkında bizim doğrudan bir yorum yapmamız doğru olmayacağı gibi son derece büyük tartışmalara da sebebiyet verebilir. Bu sebeple bu konu hakkında bir yorum yapmak yerine doğrudan yetkili makamlarca yapılan açıklamaları paylaşmayı yeterli görmekteyiz.

Mühendis intiharlarıyla ilgili 2015 yılında Dönemin ASELSAN Genel Müdürü Faik Eken’in basına verdiği demeç şu şekildedir:

“Burada değişik vakalar var. Bunların adli boyutuyla ilgili herhangi bir yorum yapmamız mümkün değil. Adli delilleri bilmiyoruz, bilsek de yorumlayabilecek yetkinliğimiz yok. Savcılığa intikal etmiş konular için ‘şöyledir, böyledir’ diyemeyiz.

Bu arkadaşlarımızla ilgili basında çok fazla spekülasyon var. Sanki başlarına gelen, kurumda yaptıkları işle ilgiliymiş gibi spekülasyon oluyor. Burada o arkadaşlarımızın vakalarıyla ilgili ‘şöyle mi oldu, böyle mi oldu’ demek bizim işimiz değil ama şunu söyleyebiliriz; projelerde 1 kişi çalışmıyor, 25, 30, 40, 100, 200 kişinin çalıştığı projeler var. Hiç kimse bir projenin sahibi ya da en kritik noktasında değil. Bir kişiyi çıkarırsak bu proje mahvolur gibi bir durum kesinlikle söz konusu değil. Bu arkadaşlarımızın başlarına yaptıkları işten dolayı bir şey gelme ihtimali olmadığını düşünüyorum. Böyle bir şeyin olmadığını açıkça söyleyebilirim.” Demiştir.

Eken, “Bu intiharlar nasıl bir tesadüftür” sorusuna karşılık da “Bu zor yorumlanacak bir şey, bir kısmının ASELSAN ile olan bağı biraz farklı. Bir kaç arkadaşımız ASELSAN’da çalışırken intihar ettiler ama toplamda bakıldığında ASELSAN’da çalışırken intihar eden 3 kişi var. Mesela adı kamuoyunda sıkça telaffuz edilen bir merhumun intihar etmeden 7 yıl önce ASELSAN’dan istifa ettiğini çoğu kişi bilmiyor. Bunun yerine basında bu kişinin intihar ettiği sırada ASELSAN personeli olduğu düşüncesi vurgulanıyor.” diye konuşmuştur.

Sayın Faik Eken’in bu açıklamalarından çok daha önce 2007 yılında ise yine cereyan eden bir takım elim olaylardan sonra bu konu hakkında ASELSAN tarafından bir kamuoyu açıklaması da yapılmıştır.

ASELSAN kamuoyu açıklaması ise şöyledir:

“ASELSAN hakkında basında yer alan haberler üzerine açıklama:

  1. Yazılı ve görsel basında yer alan ASELSAN’da art arda üç intihar olduğu haberleri, kurumumuzun toplumsal imajını yıpratmakta ve basın yolu ile kamuoyuna yanlış mesajlar verilmektedir.
  2. 04 Ağustos 2006 tarihinde Hüseyin Başbilen ve 24 Ocak 2007 tarihinde Evrim Yançeken adlı çalışanlarımız vefat etmişlerdir.
  3. 16 Ocak 2007 tarihinde vefat eden Halim Ünsem Ünal personelimiz olmamasına rağmen haberlerde bu şekilde yer almıştır. Kurumumuzda mühendis olarak sadece 6 ay görev yapan Ünal, 31 Aralık 2000 tarihinde (7 yıl önce) istifa etmiştir.
  4. Olaylar hakkında adli makamlar tarafından gerekli tüm soruşturmalar gerçekleştirilmiştir. Yapılan araştırmalarda ölüm nedenlerinin intihar olduğu belirlenmiş ve olaylar arasında bir ilişki tespit edilmemiştir.
  5. Anılan personelin psikolojik tedavi gördükleri aileleri tarafından açıklanmış olup bu husustaki raporlar ilgili hastanelerde bulunmaktadır.
  6. İntihar olayları ile ilgili ASELSAN’ın doğrudan veya dolaylı bir ilgisi bulunmamaktadır.
  7. Ayrıca basında yer alan ve bu olayların arkasında kirli ve karanlık güçlerin olduğuna dair tüm ifadeler ise asılsız haberlerdir.
  8. Vefat eden personelin ailelerini ve çalışma arkadaşlarını üzmemek, yaralarını tekrar deşmemek için konu ilgililer dışındakiler ile paylaşılmamıştır. Ancak çalışanlarımızın isimlerinin gerçekle ilişkisi bulunmayan spekülasyonlar ile anılmaya başlanması tüm ASELSAN ailesini üzmüş ve konu ile ilgili açıklama yapılması gereği doğmuştur.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

Görüldüğü üzere yaşanan intihar vakalarının ASELSAN’da doğrudan birinci ağızlar tarafından suikast/cinayet gibi olaylarla yapılan ilişkilendirmeleri net bir dille reddedilmektedir. Alanımızın dışına daha fazla çıkmamak için bu konuyu burada noktalayarak yine kendi alanımızla alakalı bir diğer konuya giriş yapmak istiyoruz.

“Son olarak Türkiye’nin F-16 tipi savaş uçaklarının kaynak kodunu kırarak bu kodlara sahip olduğu söylenmektedir. Türkiye bu kodlara gerçekten sahip midir?”

Öncelikle yapılan açıklamalardan da anlaşılabileceği üzere kaynak kodunun kırılması gibi bir durum söz konusu değildir ki zaten bu durumun mümkünlük seviyesinin gerek teknik gerekse hukuki açıdan yaşanacak zorluklar sebebiyle imkansıza yakın olduğunu yazımızın birinci bölümünde detaylı bir şekilde anlatmıştık. Dolayısıyla şuan için (ÖZGÜR Projesi haricinde) milli yazılımla uçan bir F-16 savaş uçağı da bulunmamaktadır. Yazılı ve görsel basında yer alan “F-16’lar milli yazılımla uçuyor” minvalinde atılan başlıklarda da gerçeklik payı bulunmamaktadır.

Fakat buna rağmen Türkiye’nin satın alma yoluyla bazı Block tipleri için kaynak koduna erişim izni aldığı bazı kaynaklarca belirtilmektedir. Bu konu hakkında teyitli bir bilgi olmamakla birlikte Block 30 ve Block 40 tipi F-16’lar için bu kodların alındığı söylentileri sosyal medyada dolaşmaktadır.

Bununla beraber bazı uzmanların ve yine bazı kaynakların Türkiye’nin herhangi bir şekilde kaynak koduna erişim sağlamadığı, bunun yerine OFP (Operational Flight Program) denilen bir ara yüze erişim izni alarak geliştirmiş olduğu yerli ve milli mühimmatları F-16’larda kullanabilir hale geldiği de aktarılmaktadır.

Her iki senaryoda da Türkiye’nin “kod kırması” gibi bir durum söz konusu değildir bilakis ABD tarafından sağlanan izinler çerçevesinde Türkiye’nin yerli ve milli ürünlerini bazı F-16’larda kullanabildiği bilinmektedir. Bu F-16’ların kapsamına ise envanterimizde 36 adet yer alan Block 30 F-16’lar ve 102 adet yer alan Block 40 F-16’lar dahil olmaktadır. Envanterimizde 71 adet bulunan Block 50 ve 29 adet bulunan Block 50+ F-16’ların ise kaynak kodu veya OFP erişimi hakkında elimizde güvenilir bir bilgi bulunmamaktadır.

Sonuç:

Ülkemizde doğrudan doğruya ana akım medya yoluyla bir takım komplo teorileri ve bunlara bağlı şehir efsaneleri yazılıp çizilmektedir. Bunlar zaman zaman gazetelerde, zaman zaman sosyal medya hesaplarında, zaman zaman video paylaşım sitelerinde, zaman zaman ise kendini askeri uzman olarak tanıtan kişiler tarafından TV kanallarında dile getirilmektedir. Görüldüğü üzere bugüne kadar ortaya atılan bu komplo teorilerinin en meşhurlarının bile kimi zaman komik sayılacak kadar basit açıklamaları bulunmaktadır. Bununla beraber teorisyenlerin çok güvendiği ve her fırsatta dile getirdiği bazı şehir efsanelerinin ise yine detayıyla açıklaması yazımızda belirtilerek bunların birer “şehir efsanesi” olduğu doğrulanmaktadır.


Yazar: Abdullah Bekci     Kaynak: SavunmaSanayiST.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here